Lütfen Kopyalamayınız. Bu içerik telif haklarıyla korunmaktadır. Yalnızca bu sayfadan okuyunuz ve içeriği Sosyal Medyanızda paylaşınız.

KARDEŞ VE EVLAT ACISI KADERİMİN CİLVESİYDİ

 

Abdulhadinin yaşamı  acı eziyet, yokluk ve yanlızlıkta belkide dünyada  eşi benzeri olmayan örneklerden biridir. Bazen akşamları tasarruf olsun diye  gaz çırasını söndürüp bize yaşadıklarını anlatırdı. 

İşte bunlardan biri;

1890 yılında Gümrü'ye bağlı Şirak kazasının Tezekend  köyünde  dünyaya gelen Abdülhadi’nin yaşamı, 20. yüzyılın ilk yarısında Kafkasya’dan Doğu Anadolu’ya uzanan göç, yoksulluk, aile içi sorumluluklar ve ardışık travmaların kesiştiği dramatik bir tarih örneğidir. Babası Sofu Mehmet, Annesi Zeynep hanımdır.  

Abdülhadi, Erivan’dan göçün yaklaşık 23 yıl sonrasını anlatırken, kendisinin göç sırasında 25, kardeşi Abdülbari’nin  8, Abdulbaki'nin 5 ve Fatma'nın da 3 yaşında olduğunu belirtir. Aile, göçten bir kaç yıl önce , yani 1907’de anne kaybını yaşamıştır. En büyük erkek çocuk olmanın getirdiği yükümlülükler, Abdülhadi’yi erken yaşta yetişkin sorumluluklarıyla karşıya bırakmıştır. Babasının ikinci evliliğinden doğan üvey kardeşleri Fatma ve Abdülbaki ile öz kardeşi Abdülbari, 1925’ten itibaren babasız büyümüştür. Abdülhadi, bu dönemi “çok büyük sorumluluk ve sıkıntılarla büyüdüm” ifadesiyle özetler.

Kaderin seyrini değiştiren olaylar zinciri, Abdülbari’nin nişanlanmasıyla başlar. Nişan sonrası, yakın akrabalarla çıkan bir tartışma cinayetle sonuçlanmış; Temmuz 1935’te Abdülbari, bir diğer kardeşi ve amcasının iki oğlu hapse girmiştir. Abdülbari’nin nişanlısı Hazal, “100 yıl dahi geçse beklerim” diyerek baba evinde kalmış, ancak 1939 baharında Muş’tan gelen haberle Abdülbari’nin cezaevinde vefat ettiği öğrenilmiştir. Hazal, bu acıya yalnızca üç ay dayanabilmiş ve vefat etmiştir. Abdülbari’nin çalışırken mırıldandığı Erivan yöresine ait anonim Wey Dıl ağıtı, Abdülhadi’nin belleğinde yasın işitsel izi olarak kalmıştır:

"Wey lo Dılo rebeno ezê iro teyrım
jı kula dılê xura teyrekî reş im
gundîno cinarno limin loma nekin
Qanadê minê şikestîne perê minê weşyane
ez nikarim li ser Sûra Diyarbekirê ra bifirim
nikarim bimeşim lo gede lawiko were
herkî tu min dixazî bixaze, herkî min naxazî
xazgîniyê min mala bavê minda rûniştine sed û şeş in
wey dıl wey dıl"


1940 sonbaharında yaşanan kaza, Abdülhadi’nin yaşamındaki en sarsıcı kırılma noktasıdır. Rus yapımı Lagan marka, halk arasında çardexûr olarak bilinen toplu tabancasının bakımını yaparken, silahın boş olduğu kanısıyla tetiğe basmıştır. Toplu içinde sıkışmış tek mermi, o esnada önünde duran yedi yaşındaki oğlu Mıhé’nin (Mehmet) göğsüne isabet etmiştir. Kurşun boğaz hizasından girip kalçanın üstünden çıkmış; çocuk, annesinin tandır başındaki kucağında son nefesini vermeden önce babasına, “Bavo, te çıma min kuşt?”(Baba neden beni öldürdün) demiştir. Kız kardeşi Fatma’ya yönelerek söylediği “Zezo te dît bavû gulle berda min” sözleri, Abdülhadi’nin anlatımında ikindi ezanı ile birlikte zihnine kazınmıştır.

Olayın ardından Abdülhadi, bilinç kaybı yaşayarak atı Esmer (Esmer Abdulhadinin saf kan arap kısrağının ismiydi) ile köyden ayrılmıştır. Kendine geldiğinde Bilican Dağı’nda bir ayı ininde olduğunu fark eder. Köy ile dağ arasındaki mesafe atla yarım günlüktür. Kardeşi Abdülbaki ve diğer akrabaları iz sürerek onu bulmuş ve köye geri getirmiştir. Görgü tanıklarının ifadesine göre, “aklı başında değildi, naralar atarak ‘Mıhé, Mıhé’ diye diye atına atlayıp gitmişti.”


Abdülhadi, çevresinde vakur, cesur ve sorumluluk sahibi bir şahsiyet olarak tanımlanır. Gözünü budaktan sakınmayan yapısı, ciddiyet ve olgunlukla birleşerek hem aile içinde hem de aşiret çevresinde doğal bir otorite kurmasını sağlamıştır. Fiziksel olarak uzun boylu, mavi gözlü ve yakışıklı oluşu, karizmatik duruşunu pekiştiren unsurlardır. Bu özellikler, Erivan sonrası yoksunluk, 1935 cinayeti, 1939’daki çift ölüm ve 1940 kazası gibi ardışık travmalar karşısında sergilediği metanetle daha da belirginleşir.

Bilican Dağı’ndan dönüşü sonrası, 1935 cinayeti nedeniyle aralarında kan davası bulunan akrabaların taziyeye gelmesi, Abdülhadi’nin affediciliğini ve aşiret yapısı içindeki “asalet” kodlarını gösterir. Kendisi bu durumu, “büyük bir erdemlilik göstererek evime geldiler ve acımı paylaştılar” sözleriyle aktarır.


Abdülhadi’nin biyografisi, yalnızca bireysel felaketler dizisi olarak okunamaz. 1907-1940 arası dönem, Kafkasya ve Doğu Anadolu’da göç, mülksüzleşme, erken ebeveyn kaybı, kan davaları ve kazalarla örülü kolektif bir deneyimdir. Onun vakur duruşu, bu yapısal zorluklar karşısında geliştirilen bir hayatta kalma stratejisidir. Mavi gözlerindeki kararlılık ve uzun boyuyla simgeleşen fiziksel heybet, içsel dayanıklılığının dışavurumudur.

Anlatıda tekrar eden Wey Dıl ağıtı, Mıhé’nin son sözleri ve Bilican Dağı’ndaki bilinç yitimi, travma literatüründe “yasın bedenselleşmesi” ve “çözülme anı” olarak kavramsallaştırılabilecek durumlardır. Buna karşın, at Esmer’in sadakati ve akrabaların iz sürmesi, toplumsal bağların çözülmeye karşı direnç işlevini ortaya koyar.


28 Şubat 1965 yılında Abdulhadi'nin ani vefatı  sevenleri ve akrabaları arasında  fazlasıyla yankı bulmuştu. Bütün yönleri ile ender  vasıflara sahipti. Dost yada  düşman olan  herkesten saygı görürdü. 

Abdülhadi’nin öyküsü, insan ruhunun tahammül sınırlarını test eden olaylar karşısında vakar ve sorumlulukla ayakta kalma çabasının örneğidir. Yaşadığı acılar, “bir babanın canından çok sevdiği çocuğunun katili olması” gibi dilin sınırlarını zorlayan deneyimler içerse de, anlatının sonunda affedicilik ve metanet öne çıkar. Bu portre, onu yalnızca bir “acı kahramanı” değil, aynı zamanda tarihsel koşullar içinde karakter inşa etmiş bir özne olarak konumlandırır.

Cenab-ı Hak, hiçbir kuluna tarif edilemez bu acıları yaşatmasın. Abdülhadi’nin hatıraları, bireysel belleğin toplumsal tarihle nasıl iç içe geçtiğini ve vakarın, en karanlık anlarda bile bir etik pusula işlevi görebileceğini hatırlatmaktadır.

 


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Hayata,tarihe ve gündeme dair derinlikli          yorumla Köşe yazılarımızda buluşalım Her yazıda farklı bir perspektif, her ...